2023 yılının Ekim ayında ılık bir sonbahar akşamüzeri, Gevher Nesibe Medresesi’ndeki Kayseri Mimarlık Festivali’ne konuşmacı olarak katıldım. Festivalin o yılki küratörü Kerem Piker, gelmeden önce bana bir fotoğraf göndermişti. Etkinliğin ilk günü, medresenin önündeki parka kurulan dev ekranda Palanga Çiftliği için çekilen belgeseli gösteriyorlardı, birileri parkta toplanmış bizim kümes projemizi anlattığımız kısmı dinliyorlardı. Kutluğ Ataman ve ekibinin yürüttüğü Palanga Sanat ve Mimari Çiftliği gibi, bu ülkede yapılmış en sıradışı projelerden birini kentin göbeğindeki bir parkın ortasında göstermek, mimarlığı sadece mimarların kendi arasında konuştuğu anlaşılmaz bir dil olmaktan çıkarabilmek için iyi bir başlangıç, diye düşündüm fotoğrafı gördüğümde. Festival alanına gelip, parktaki ekranın önünde birikmiş izleyenleri kendi gözümle de görünce mimarlık festivallerinin istenirse ne kadar işe yarayabileceğini düşündüm. O gün, sunumumu yapıp sahneden indiğimde, gelecek sene benim küratör olmamı düşündüklerini söyledi Kerem. O esnada halen devam eden Venedik Mimarlık Bienali Türkiye Pavyonu küratörlüğü görevimiz için her sene yapılan açık çağrıya başvurup finalist olarak farklı jürilere sunumlar yaptığımızdan ve ancak dördüncü seferde seçilebildiğimizden, bu seferki küratörlük seçiminin bu kadar hızlı gelişmesine şaşırmakla, böyle bir sorumluluğun altına tekrar girmek istememek arasında karışık duygularla geçen dakikalardan sonra kendimi sahnede Mimarlar Odası Başkanı Murtaza Er tarafından takdim edilirken buldum.
Kayseri’den döndükten birkaç gün sonra, bu kez başka bir mimarlık etkinliği için Güney Kore’nin Suseong şehrine gittim. Bir sonraki yıl ilk kez düzenlenecek olan Uluslararası Suseong Bienali’nin lansmanı için bir sergi ve ön etkinlik düzenlenmişti, ve bienal kapsamında biz de bir proje yapacaktık. Bu iki seyahatten bir yıl sonra, 2024 yılının Ekim ayında bu sefer festivalin küratörü olarak Kayseri’ye geldikten birkaç gün sonra yine Suseong’a, bu kez oradaki etkinliğin ve projemizin açılışı için gittim. İki sene üst üste Ekim ayında dünyanın iki ayrı ucundaki mimarlık etkinliklerini tecrübe etmemi sağlayan bu garip tesadüf, Kayseri Mimarlık Festivali’nin de uluslararası bir etkinliğe doğru evrilmesi fikrinin önünü açtı. Kayseri ve Suseong’daki iki etkinliğin, konuşulan dillerin farkı ve elbette Güney Kore’dekinin bütçesi ve kapsamının büyüklüğü dışında çok fazla ortak noktası vardı. Bu ortak noktaların en önemlisi, merkezde olmayan ama büyüme kapasitesi olan Kayseri ve Suseong gibi şehirlerde yerel yönetimler için mimarlığın -sadece inşaatın değil- bir yol haritası olarak görülebilmesiydi. Suseong Belediye Başkanı’nın kenti mimarlıkla canlandırma konusunda mimarlardan büyük bir beklentisi vardı, öyle ki bizim de içinde olduğumuz dört mimarlık ofisinin park ve bahçelere yapacağı küçük ölçekli ama kalıcı yerleştirmeler ile, kamusal alanların daha çok kullanılacağını ümit ediyordu. Mimarlığın kentleri daha yaşanılabilir yerlere dönüştürebileceğine dair olan inancı Kayseri’de de görmüştük. Festivalin açılışında Kayseri Valisi’nin sahnedeki konuşmasında doğrudan festivalin teması olan Yeniden Anlatılan Hikayeler’e gönderme yapması, ve bununla kalmayıp geçmişte yıkmayı düşündükleri bir Osmanlı dönemi yapısını tesadüfen bir mimarın etkisiyle dönüştürerek kullandıklarında yaşadığı heyecanı paylaşması, mimarlığın herkesin anladığı ve beraber konuştuğu bir dil olabileceği konusunda hepimize ümit vermişti. Kayseri Mimarlık Festivali’nin kapsamını ve içeriğini belirlemek için 2024 yazının başında Mimarlar Odası Kayseri Şubesi ekibi ile beraber kenti ve yakın çevresini gezdik. Kent, neredeyse birkaç yüzyılda bir, hikayelerin yeniden anlatılması, ya da anlatılmak zorunda kaldığı dönemlerden geçtiği için, zaten uzun zamandır üzerine çalıştığımız yeniden kullanım ile ilişkili bir temanın Kayseri için de anlamlı olacağına hepimiz ikna olduk. Ancak konunun yapıların sadece yeniden kullanılması değil, tarih boyunca kentlerin geçirdikleri olaylara tanıklık etmesi, türlü türlü anlatıya sahne olabilmelerini içermesi gerektiğine bu geziden sonra karar verdik.
Festivalin temasını düşünürken, bir önceki festivalin teması olan Yeni Hayat’la ilişkili olmasını da önemsemiştim. Bu tür etkinliklerin, her seferinde sıfırdan yapılmak yerine taş üstüne taş koyarak olgunlaştırılması gerektiğini düşündüğümden, ve bir önceki temayı da anlamlı ve kendi yaklaşımımızla ilişkili bulduğumdan Yeniden Anlatılan Hikâyeler’i önerdim.
Kayseri ve çevresine yaptığımız gezilerde müzeye çevrilmiş yer altı yapılarından, kurs merkezine çevrilmiş şapellere, çok çeşitli yeniden işlevlendirilmiş yapı ve bir o kadar da atıl halde duran farklı dönemlere ait anıt eser gördük. Yapılan dönüşüm projelerinden benim için en etkileyici olanı, merkezde bugün çok yoğun bir taleple kütüphane olarak kullanılan Surp Asdvadzadin Kilisesi’ydi. Mimarlar Odası ekibinde Kayseri’de büyümüş arkadaşlarla konuşurken, bugün gençlerin doldurduğu bu yapının restore edilmeden önce bile yoğun olarak kullanıldığını, hatta bazılarını orada Aikido kursuna gittiğini anlattılar. Bunun üzerine odanın arşivinde bulunan kilisenin eski kullanımına ait fotoğraflara bakmak istedim. Restorasyondan önce de yoğun olarak kullanıldığı belli olan fotoğraflarda, iç mekandaki freskler ve ikonalar çiğ renkte yeşil bir boya ile kaplanmış, dümdüz sıvalı duvarlardaki sadece “Disiplin, kültürden üstündür.” yazan bir tabela ve belediye flamaları asılıydı. Fotoğraflarda sadece apsis duvarının önüne dizilmiş dövüş sanatları öğrenen çocuklar değil, İngilizce kursuna gelmiş yetişkinler, nefesli çalgı dersi alan gençler, ya da okul çıkışı geldikleri üzerlerindeki formalardan belli, yüzlerinde bıkkın ifadelerle vakit geçiren ergenler de vardı. Üzerine yüklediğimiz, tarihi, politik ve dini referanslar olmadığında – her ne kadar bu referanslar böyle ihtişamlı yapıların varoluş nedeniyse de- mekanların sadece müşfik bir ev sahibesi olabilme gücü vardı ve bu fotoğraflar bunu gösteriyordu. Hikayelerin kimi zaman zorunlu olarak kimi zaman isteyerek yeniden anlatılmak zorunda kalındığı Kayseri gibi coğrafyalarda, olan bitenin değişmez tanığı bu mekanlardı.
Gezilerden sonra konuşmacı listesi üzerine çalışmaya başladık. Mimarlar Odası Kayseri Şubesi ekibinin davet etmek istedikleri isimler vardı, benim de temaya uygun olarak mutlaka anlatılması gerektiğini düşündüğüm projeler, araştırmalar ve yaklaşımlar. Ortaklaşa bir konuşmacı listesi oluşturduk. Festivalin uluslararası konuşmacıları için sekiz isimden oluşan bir liste hazırlayıp Mimarlar Odası ekibine sundum. Listeden üç isim seçtiler. İlki Seul Ulusal Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nin geçmiş dekanlarından, aynı zamanda Seul ‘ün Kent Mimarı görevini üstlenmiş, kentin önde gelen ofislerinden birinin yürütücüsü olan Kim Seunghoy’du. Seunghoy ile Güney Kore’ye yaptığımız ziyaretlerden birinde tanıştırılmıştık, ve İstanbul’a ve Mimar Sinan’a hayran olduğunu öğrenmiştik. Festivale davet ettiğimde Sinan’ın şehrine gelmek için çok heyecanlandığını söyleyip hemen kabul etti. Sunumu bize çok uzak, ama bir o kadar da tanıdık dertleri olan bir coğrafyada yapılan işleri ve Seul kenti için önerdikleri, ancak belediye başkanı değişince rafa kaldırılan vizyon planını içeriyordu. Son otuz yılda kalkınma ve hızın temel tasarım prensibi olduğu Seul için, bakım temalı bir vizyon planı ile, çocukların gençlerin ve yaşlıların daha iyi yaşayabileceği ağları kentin tamamına yaymayı öneriyorlardı.
Oda ekibinin seçtiği bir diğer isim de Archdaily sitesinin editörlerinden biri olan Christele Harrouk’tu. Christele’i davet ettikten birkaç gün sonra Archdaily’nin baş editörlüğü görevine getirildi, ve programı daha da yoğunlaştı. Buna rağmen, Christele de Seunghoy gibi Kayseri Mimarlık Festivali’ne katılmaya çok istedi. Ancak ne yazık ki, tam etkinlik başlamadan üç gün önce İsrail’in Lübnan’a saldırıları başladığı için Türkiye-Lübnan uçuşları iptal olunca festivale fiziksel olarak katılamadı. Oda ekibinin yoğun çabaları sayesinde simultane çeviri ile yapılan bir zoom konferansı ile festivale katıldı ve içerik olarak özellikle yeni mezunları ve öğrencileri heveslendiren bir konuşma yaptı. Dünya mimarlık sahnesi çok merkezli, kolektif ve mücadeleci mimarlıklarla yeniden tanımlanıyor, mimarlık artık sadece bolluğun olduğu yerlerde değil imkanların kısıtlı olduğu ortamlarda da bir işe yarıyor ve dahası dünyanın en çok okunan tasarım portalinde kendine yer buluyordu.
Uluslararası konuşmacılarımızın sonuncusu Tayvanlı ama Reyhanlı’da yaşayan Chen Yu Chiu idi. Chen Yu’nun hikayesini anlattığı Tayvan- Reyhanlı Dünya Vatandaşları Merkezi projesi, sadece mimari kurgusuyla, yeniden kullandığı malzemelerle değil, ekonomik ve sosyal arka planı ile etkileyiciydi. Sunumu mimarlığın sadece tasarımla ilgili olmadığını, tüm süreç boyunca kaynak geliştirmeden, mülteci-yerli ilişkisine, yerel yönetimleri ikna etmekten merkezin programlarını oluşturmaya her konuda mimarların nasıl rol oynadıklarını gösteriyordu.
Konuşmacıların sadece sektörde mimarlık yapan isimler olmaması, akademisyenler, yerel yönetimler, araştırmacılar ve editörleri de içeren geniş bir liste oluşturmasını önemsemiştik. Melis Cankara’nın Türkiye-Yunanistan nüfus mübadelesi nedeniyle el değiştiren yapıları anlattığı İki Yakanın Yeniden Anlatılan Hikayesi başlıklı çalışması ve Ahmet Sezgin’in Selimiye Yeniden Anlatılan Hikayeleri başlıklı 2008’de açılan mimari proje yarışmasında birinci seçilmişti. Festivalin küratörlüğünü yaparken toplantılarda Kayserili olduğumu söyleyerek prim yapmama rağmen, işin aslı evlendikten sonra taşınan nüfus kütüğüm Kayseri’deydi ve ben Kayseri’ye ilk kez bu yarışmanın yer görmesi için 2007 yılında gitmiştim. Gördüğüm kent merkezi sadece maddi olarak değil, tarihsel ve kültürel olarak zenginliği ve türlü türlü katmanları çok etkileyiciydi ama daha da ilginç olan kalenin konumu ve kullanılış biçimiydi. O zamana kadar gördüğüm Ege, Akdeniz ya da Karadeniz’deki Roma dönemi kalelerinin aksine, şehrin tam ortasında, düzlük bir alanda, kan ter içinde bir tepeye tırmanmak zorunda kalmadan kendinizi içinde buluverdiğiniz kalenin içi tamamen ticari aktiviteyle doluydu. sunumu festival temasının dolaylı olarak da olsa Kayseri’nin engebeli tarihiyle ilişkilenen sunumlarıydı, ve benim için olmazsa olmazlardı. İBB Miras ekibinden Merve Gedik, bir yerel yönetimin temel mimari stratejisinin yeniden kullanım olmasını ve arka planını İBB Miras projeleri üzerinden aktardı. Sunumda detaylı değinmese de sözünü ettiği İBB Kütüphane projelerinin müelliflerinden Mucip Ürger’in hemen akabinde yaptığı sunumda bu kütüphane projelerinden birini detaylı anlatması ile iki hikaye birbirini tamamlamış oldu. Melis Varkal, Mucip Ürger, Nevzat Sayın, Hayriye Sözen, Elif Çelik ve Cem Sorguç yeniden kullanıma odaklanan kentsel ve mimari projelerini ve süreçlerini detaylı anlattılar. Sunumların ortak özelliği, sadece bir ya da iki projeye odaklanmaları ve bu projeleri en ince ayrıntısına kadar anlatmalarıydı. Özellikle konuşmacılardan sunumlarını böyle kurgulamalarını istemiştim, ve tüm konuşmacılara bu sınırın içinde kalarak ve açık yüreklilikle proje süreçlerini paylaştıkları için müteşekkirim. Mimarlık festivallerini sonuç ürünün reklamının yapıldığı ortamlar olmaktan çok, sürecin, iniş çıkışların, sonrasının tartışıldığı mecralara dönüştürmek için bu katkıları çok önemliydi. Mimarlar Odası Başkanı Zeynep Eres, Öner Demircan, Kadir Uyanık’ın sunumları festival temasına değinen kendi pratiklerinden örnekleri içeriyordu. Kadir Uyanık’ın festivalde sunduğu Kayseri İç Kalesi’nin dönüşümü projesi, Yarışmada ödül ve mansiyon alan tüm projeler gibi bizim ikincilik ödülü alan projemiz de kalenin içini tamamen boşaltıp kültür sanat aktiviteleriyle yeniden doldurmayı öneriyordu. Bugün yeniden oraya bir proje yapıyor olsak, ticaretin günlük hayat kültürünün önemli bir parçası olduğu bu kentte, herhalde mevcut hikayeyi daha fazla dinlemeye çalışarak bir proje yapardık diye düşündüm, festivaldeki yürüyüş rotaları esnasında kaleden geçerken. Uzunca bir süredir üzerine çalıştığımız yeniden kullanım konusunu, Kayseri Mimarlık Festivali’nde Yeniden Anlatılan Hikâyeler teması ile ele almış olmak kendi yaptıklarımızı da tekrar sorgulamamı sağladı.
Sadece konuşmalar değil, atölyeler, yürüyüş rotaları, konserler ve etkinliklerle tüm şehre yayılan festivalin ana mekanı Abdullah Gül Üniversitesi Sümer Kampüsü’nde daha önce kullanılmamış olan Bakım ve Onarım Atölyeleri’ydi. Festival boyunca benim küratör olarak aldığım en büyük eleştiri, endüstri mirası olan ve etkileyici bir mimarisi olan atölyelerde dinleyiciler için düğünlerde kullanılan bir sandalye modeli seçmiş olmamızdı. Aslında tabii ki her mimar gibi, biz de kendimizi tutamayıp ofisteki ekibimizle beraber festival alanı için hem sergiyi hem de etkinlik alanını içeren bir tasarım yapmış, ahşap paletlerle oturma düzeni oluşturduğumuz bir proje hazırlamıştık ama sürenin kısıtlılığı ve daha da önemlisi protokolü ahşap palete oturtamayacağımız gerçeği, benim de festivalin açılış günü gördüğüm düğün sandalyeleri ile devam etmemizi gerektirmişti. Konuşmacılardan dinleyicilere, organizasyon ekibinden sponsorlara herkesin elinden geleni yaptığı, bir daha bir araya gelmesi zor bir konuşmacı listesini arka arkaya dinleme şansını elde ettiğimiz bu etkinliğin şeffaf sandalyelerini de, bu da nazar olsun, deyip bağrımıza bastık. Üç gün boyunca bahçesini dolduran öğrenciler, mimarlar ve kentlilerle festival gerçek bir şenlik havasında geçti.
Bu festivalin arkasında başta Mimarlar Odası Kayseri Şubesi ekibinin ve destekçilerinin olmak üzere kalabalık bir ekibin emeği var. Bu firmalar maddi katkıları ile sponsor başlığı adı altında anılmalarına rağmen, ben onlara destekçi demeyi tercih ediyorum. Sponsor sözcüğü, kökeni itibari ile karşılığı beklenen bir söz ve garanti anlamına geliyor. Destek ise, adı üstünde, bir şeyin ayakta kalabilmesi, yaşamını sürdürebilmesi için karşılık beklemeden uzatılan bir el. Kayseri Mimarlık Festivali gibi kenti iyi mimarlığın tartışıldığı ve paylaşıldığı bir ortama dönüştürmeyi amaçlayan bir etkinliği destekleyen firmaların Türkiye mimarlık ortamına yaptıkları katkının görünenden çok daha etkili olduğunu düşünüyorum. Benim de bu gönüllü süreçte yer almak istememin temelinde, daha yaşanılabilir kentler ve daha iyi mimarlık için hepimizin elimizi taşın altına sokmamız gerektiğine olan inancım yatıyor. Kayseri’den çok daha fazla imkana sahip olan İstanbul’da bir mimarlık festivali yok. Yapılsa bile Kayseri Mimarlık Festivali kadar kentli ve öğrenci odaklı bir etkinlik olabilir mi, bilmiyorum. Dünyanın en büyük 250 müteahhit firması listesinde 40 şirketi bulunan bir ülkenin en büyük şehrinde bir mimarlık festivali yapılamamasının nedeni finansal kaynak eksikliği olmasa gerek. Yapı malzemesi firmalarının içinde az sayıda mimarlık kültürüne önem vereni, öğrenci yarışmalarını, yüksek lisans ve sertifika programlarını, kendi pratiğimizden de yola çıkarsak gönüllü araştırma projelerini ve bienal katılımlarını- destekliyor. Geri kalan firmalarsa malzemelerini projelerinde kullanarak satışı arttıran mimarları pahalı gezilerle ağırlamak dışında elini taşın altına sokmuyor. Kısa vadede hızlı dönüş alınabilecek etkinlikler yerine, uzun vadede mimarlık kültürüne, çocukların, gençlerin, kentlilerin mimarlıkla olan ilişkisini güçlendirecek etkinliklere destek vermenin inşaat sektöründeki tüm firmalar için de elzem olduğuna inanıyorum. Çünkü mimarlık herkesin derdi. Bunu mesleğini gereğinden fazla önemseyen biri olarak değil, yakın zamanda ülkede yaşanılan iki büyük felaketin doğrudan mimarlık ve inşaat sektörü ile ilgili olmasına dayanarak söylüyorum. Sadece mimarların değil, toplumun her kesiminin ortaklaşa talebi ile gerçekleşebilecek bir iyileşme süreci, sadece daha fazla kar etmeyi düşünen mevcut sistemden kurtulabilmemiz için bir çıkış noktası olabilir. Bunun için kat edilmesi gereken uzun bir yol var, Kayseri Mimarlık Festivali de mimarlığı herkesin derdi haline getirmeye çalışarak bu yolu açmaya çalışıyor. Bu sene, festivalin gelecek seneki küratörü olarak belirlediğimiz Melis Varkal ve ekibinin festivali daha da etkili bir noktaya taşıyacağından şüphem yok. Böyle kolektif bir çabanın içinde yer aldığım ve etkilerini belki seneler sonra görebileceğimiz bir işe katkım olduğu için mutluyum.